Sessiz bir geceydi. Gökyüzü bulutsuz, açık ve rüzgarsızdı. Üç şeritli bir yolun ortasındaydım. Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemine sahip yıldızlar takıldı gözüme. Bir müddet etrafıma bakındım, ortalıkta kimse yoktu ve hiç araba geçmiyordu. Sessiz bir geceydi. Peşine takılabileceğim biri ya da beni arabasında misafir edebilecek kimse olmadığı için bir süre nereye gideceğime karar veremedim. Sonunda hiçbir fikrimin olmadığı bir istikamet seçerek yürümeye başladım. Hiçbir fikrimin olmadığı diğer seçeneği terk ederek.
Gökyüzü bulutsuz, açık ve rüzgarsızdı. Yürürken etrafımdan kayıp giden, gökyüzünün delirttiği bipolar ağaç siluetleri düşüyordu yola. Rüzgarsız bir havada asabiyetle dallarını savuruyorlardı. Kulağıma hiç ses gelmiyordu ama bir şeyler anlatmak ister gibiydiler. Şeritleri aydınlatan lambaların sarı ışıkları altında adımlarımı sıklaştırdım. Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum nefesim hiç darlaşmamış, bacaklarım hiç yorulmamıştı. Kısa bir süreliğine durakladım. Sessiz bir geceydi. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemine sahip yıldızlar takıldı gözüme. Daha önce de burada bulunduğuma dair emin olamadığım bir his hücum etti içime, üşümüyordum ama istemsizce titremeye başladım.
Üç şeritli bir yolun ortasındaydım. Şeritleri aydınlatan sarı lambaların altında titremelerime engel olmaya çalışıyordum. Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Cebimdeki sigaraya uzandığımda tepemdeki lambanın aydınlattığı yerdeki izmarit takıldı gözüme. Anlam veremediğim bir rahatsızlık duyuyordum bundan. Sanki daha önceden sebebini biliyordum ama şimdi ne kadar uğraşsam da tekrardan hatırlayamayacağım bir anı gibiydi. Sigaramı yaktım ve göğsüme sıkışan dumanla birlikte bu rahatsızlıktan kurtulmak isteyen dayanılmaz bir dürtüyle ileri doğru atılıp yürümeye başladım. Yürüdükçe her şey tanıdık geliyor ve aynı zamanda da yabancılaşıyordu bana. Neyi hatırlayıp neyi unuttuğumu kestiremez olmuştum bir süre sonra. Neden yürüdüğümü bilmiyordum. Nerede olduğumu. Nasıl geldiğimi ve daha önemlisi nasıl ve nereye gideceğimi bilmiyordum. Bütün bu sorular beni olduğum yere tekrardan çivilemişti. Elimdeki bitmek üzere olan sigarayı yere atıp kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemi çeken yıldızlar takıldı gözüme. Hiç hareket etmeden benimle aynı yolu kat etmiş olan, hiç uyumayan, yorgun ama yürümeye devam eden yıldızlar.
Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Arkamı döndüm ve geldiğim noktaya bakıp ne kadar yol kat ettiğimi düşündüm bir müddet. Ortalıkta kimse yoktu ve hiç araba geçmiyordu. Daha önce görmüş olduğum bir rüyanın tekrarını yaşıyor gibiydim. Bulunduğum yer, gökyüzündeki yıldızlar, çevremdeki ağaçlar ve yerdeki izmarit hepsi tanıdık gibiydi ama nereden tanıdığımı hatırlayamıyordum bir türlü. Tüm bunları düşünürken sert bir rüzgar çarptı yüzüme. Rüzgarın şiddeti o kadar artmıştı ki karşı koymak bir müddet sonra imkansız bir hale gelmişti. Bu dayanılmaz hissiyatla birlikte rüzgarı arkama alarak koşmaya başladım. Koşarken etrafımdan kayıp giden, gökyüzünün delirttiği bipolar ağaç siluetleri düşüyordu yola. Asabiyetle dallarını savuruyorlardı. Kulağıma rüzgarın ağaçlardan taşıdığı sesler geliyordu, anlam veremiyordum ama bir şeyler anlatmak ister gibiydiler. Uzun bir süre bu şekilde koştum, koştum ve koştum. Hiç yorulmamıştım, bacaklarım bütün istemiyle gergin vücudumu her seferinde bir adım daha ileri taşımak için hazırdı. Fakat ben koştukça yol aynı şekilde uzayıp gidiyordu. Bu durum bir süre sonra beni tarifsiz bir umutsuzluğa sürükledi. Peşimdeki rüzgarın içinde pes ederek durdum. Durduğum anda ise nefesim kesilmişti çok yorulmuştum, bir kabustan uyanmış gibi ter içindeydim. Ellerimi diz kapaklarıma dayayarak soluklanmaya başladım. O sırada tepemdeki lambanın aydınlattığı yerdeki izmarit takıldı gözüme. Anlam veremediğim bir rahatsızlık duyuyordum bundan. Sanki daha önceden sebebini biliyordum ama şimdi ne kadar uğraşsam da tekrardan hatırlayamayacağım bir anı gibiydi. Bütün bu düşünceler bir arada olsa bir anlam çıkarabilecektim belki ama sürekli rüzgara kapılmışçasına savruluyor gibiydiler kafamın içinde.
Tepemdeki lambanın bir anda karanlığa gömülmesiyle beni içine çeken bu düşüncelerden sıyrılabildim ancak. Kafamı kaldırdım, rüzgar tüm şiddeti ile esmeye devam ediyordu. Patlayan lambanın karanlığından kurtulmak için bir adım ileri attım, bir adım ve bir adım daha. Başka bir ışığın altına geçebilmiştim artık ve kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemi çeken yıldızlar takıldı gözüme. Son bir kez daha geldiğim yöne döndüm. Rüzgar hiddetli bir şekilde suratımı tokatlıyordu. Ağaçlar asabiyetle dallarını savuruyordu. Kulağıma rüzgarın ağaçlardan taşıdığı sesler geliyordu, anlam veremiyordum ama bir şeyler anlatmak ister gibiydiler. Uzakta çok uzakta hayalle karışık bir kurt gördüğüme yemin edebilirdim. Beyaz tüyleri olan gözleri çok tanıdık bir kurt. Benim onu gördüğümü farketmiş olmalıydı ağzı anlamsızca açılıp kapanıyor bir ileri bir geri hareket ediyordu. O anda omzumda hissettiğim soğuk bir hisle irkilerek koştuğum istikamete geri döndüm. Üç şeritli bir yolun ortasındaydım. Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Daha önce görmüş olduğum bir rüyanın tekrarını yaşıyor gibiydim. Bulunduğum yer, gökyüzündeki yıldızlar, çevremdeki ağaçlar ve biraz önce yanından geçtiğim patlayan lambanın altındaki izmarit. Hepsi tanıdık gibiydi fakat farklı olan bir şey de vardı, uzakta çok uzakta yolun ortasında çok zor seçilen büyük bir Çınar vardı. Diğer ağaçlar gibi değildi, şiddetli rüzgarın ortasında usulca salınıyordu. İçimi huzurla dolduran bu deliliğe doğru çılgınca koşmaya başladım bir amok koşucusu gibi bütün bilincimden varlığımdam sıyrılarak koştum, koştum ve koştum.
Saatler süren koşturmanın ardından Çınar hala ulaşılamayacak kadar uzaktaydı. Ruh halim çoktan delilik sınırını aşmıştı. Koşarken artık ayaklarımın yere değip değmediğinin ayırdını yapamıyordum. Gökyüzü bulutlarla kaplanmış, yağmurlu ve sert rüzgara sahipti. Gökyüzünden yağan yağmur koşarken boşanan terime karışıp yerde küçük su gölleri oluşturuyordu. Bu koşu esnasında gözüm patlayan bir sokak lambasına takıldı içimdeki tarif edilemez korkuyla vücudum sendeleyerek asfalta savrulacak gibi oldu. Durmamıştım koşmaya devam ettim ve patlayan sokak lambasının altındaki iki izmaritin yanından hızlıca gözlerimi kapatarak geçtim. Canım acımıyordu koşarken ama gözlerimdeki yaşlar hiçbir engel tanımadan yağan yağmurun sağanağına çoktan karışmıştı. Buna engel olabilmek için kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemi çeken yıldızlar takıldı gözüme. Kendi aralarında konuşuyor gibiydiler yorgun bir şekilde bana eşlik ederken, utanmaya başlamıştım. İnsan yıldızlardan nasıl kaçabilirdi ki? Bu utanç o kadar ağırlaşmıştı ki kafamı tekrar önüme eğmiştim. Rüzgar koşmamın ne kadar saçma olduğunu söyleyen bipolar ağaçların cümlelerini taşıyordu kulağıma. Tüm bunlar aynı zaman diliminde olurken patlayan bir lambanın altından utanma, korku ve ümitsizlik duygularının karmaşası ile geçtim, yerde üç adet izmarit gözüme çarptı. Gözlerimi kapattım, ağzımdan tükürükler saçarak ağlayarak ve canım yanarak koşuyordum. Koştum koştum ve koştum ta ki ilk defasında beni irkilten o soğuk hisle gözlerimi açana kadar.
Gözlerimi açtığımda devasa bir Çınar karşımda duruyordu ona zamanın çok kısa bir bölümünde bakabilmiştim sadece ve o kısacık süre zarfında henüz bu dünyadan olmayan sessizliğin, yalnızlığın ve hissizliğin bir karışımı dolmuştu içime. Durmak için kendimi zorlamıştım ama vücudumun hakimiyetini sanki çok uzun yıllar önce kaybetmiş gibiydim. İstemsizce tüm gücümle koşmaya devam ediyordum. Çınarın altına gelip kafamı gökyüzüne çevirdiğimde tüm yıldızlar uykuya dalmış gibiydi. Gökyüzü karanlık ve bomboştu. Rüzgarın dindiği bir anda sessizliğin, yalnızlığın ve hissizliğin bir karışımı dolmuştu içime. İşte o muazzam anda ayağım Çınar’ın dışarda kalan köklerine takıldı. İleriye doğru savrulurken bedenim her şey tanıdık geliyor ve aynı zamanda da yabancılaşıyordu bana. Neyi hatırlayıp neyi unuttuğumu kestiremez olmuştum bir süre sonra. O savrulma anı sonsuz bir yaşamın sadece küçük bir parçası gibi uzun ve tarifsiz gelmişti. Vücudumun asfalt ile buluştuğu anda ise neyi hatırlayıp neyi unuttuğumu kestiremez olmuştum sanki dört ayağım varmış ve üstüne düşmüş gibiydim. Neden buraya kadar koştuğumu bilmiyordum. Nerede olduğumu. Nasıl geldiğimi ve daha önemlisi nasıl ve nereye gideceğimi bilmiyordum. Bütün bu sorular beni olduğum yere dört ayağımın üzerine tekrardan çivilemişti.
Sessiz bir geceydi. Gökyüzü bulutlu, yağmurlu ve rüzgarlıydı. Üç şeritli bir yolun ortasındaydım. Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemine sahip yıldızlar takıldı gözüme. Bir müddet etrafıma bakındım, ortalıkta kimse yoktu ve hiç araba geçmiyordu. Sessiz bir geceydi. Peşine takılabileceğim biri ya da beni arabasında misafir edebilecek kimse olmadığı için bir süre nereye gideceğime karar veremedim. Sonunda hiçbir fikrimin olmadığı bir istikamet seçerek yürümeye başladım. Hiçbir fikrimin olmadığı diğer seçeneği terk ederek.
Uzun bir müddet salınarak yürüdüm ayağa kalkmamıştım hala ama bu ilginç bir şekilde hiç rahatsız etmiyordu beni aksine çok doğal hissettiriyordu. Bir müddet sonra tepemdeki lambanın aydınlattığı izmarit takıldı gözüme. Daha önce görmüş olduğum bir rüyanın tekrarını yaşıyor gibiydim. Bulunduğum yer, gökyüzündeki yıldızlar, çevremdeki ağaçlar ve yerdeki izmarit hepsi tanıdık gibiydi ama nereden tanıdığımı hatırlayamıyordum bir türlü. İzmaritin süzüldüğü su birikintisinde bir anlığına kendimi görür gibi oldum. Yüzüm beyaz, uzun tüylerle kaplıydı, ağzım bir köpeğin ağzı gibi ileri çıkmıştı, gözlerim çok tanıdıktı ama gözlerimin tepesindeki bu iki sivri kulak nasıl benim olabilirdi ki? Daha önce hissetmediğim korkuyla karışık anlam veremediğim bir rahatsızlık duyuyordum bundan. Sanki daha önceden sebebini biliyordum ama şimdi ne kadar uğraşsam da tekrardan hatırlayamayacağım bir anı gibiydi her şey. Bütün bu düşünceler bir arada olsa bir anlam çıkarabilecektim belki ama sürekli rüzgara kapılmışçasına savruluyor gibiydiler kafamın içinde. O anda uzakta çok uzakta hayalle karışık bir insan gördüğüme yemin edebilirdim. Yorulmuştu muhtemelen ellerini dizine koymuştu ve bir şeylere anlam vermeye çalışıyor gibiydi. İçimden sadece ona seslenmek istedim koşmasının bir işe yaramayacağını söylemek istedim. Tepesindeki sokak lambasının patlamasıyla bir anda irkilerek doğruldu beni görmüyordu ve bir sonraki lambanın altına gidene kadar ilerlerdi. Kafasını yukarı kaldırdı, bir müddet gökyüzüne baktı ve sonunda ona seslenmemi duymuş olmalı ki birden bana doğru döndü. Gözleri o kadar tanıdıktı ki. Gözlerine baktıkça ona bütün bu yaşananların aslında kendisiyle ilgili olmadığını koşmasının ya da durmasının bir şeyleri değiştirmeyeceğini söylemek geldi içimden. Fakat anlamsızca bana bakmaya devam etti beni anlamıyor gibiydi. O anda fark ettim ki ”Hayat asla sergilenemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibaretti.” O da bunu farketmiş olacak ki arkasını dönüp tüm gücüyle koşmaya başladı.
-
-
Paslı ve yıllanmış merdivenine usulca tırmanırken bacakları yorgun vücudunu zar zor taşıyordu. Titreyen bacaklarına destek olmak adına ellerini merdivenin bir üst basamağına koyup dengede durmaya çalışıyor öte yandan hedefine kenetlenmiş yaşlı bir kurt gibi bir adım atıp duruyor sonra bir adım ve bir adım daha atıyordu. Dışardan topallayan bir avcı gibi görünüyordu bu haliyle, bir zamanların en tehlikeli canlısı sanki kimseye yük olmadan gökyüzüne yükselmeye çalışıyordu. Tepeye ulaştığında, belini düzleştirdi, düzleştirebildiği kadar düzleştirdi, kafasını kaldırıp tozlu avizesine bir göz gezdirdi, dağın zirvesindeki bir insanın günün batışını izlemesi gibi baktı ona bir müddet. Yaşlı kartalların ölmeden önce bir uçurumun kenarında son kez bulutları izlediği gibi baktı. Buruşmuş elini usulca avizeye uzattı. Elleri içi kararmış ampülün etrafını sardığında yılların ona miras bıraktığı o zamansız titreyişler birden son bulmuştu. Yavaşça ve büyük bir ihtiyatla ampülü yerinden söküyordu. Her gece anılarının bir parçasına eşlik etmişti o ampül ki artık bu yük ona fazla gelmişti, değiştirilmesi gerekiyordu. Çünkü gecelerini aydınlatan bir ışığı olmasaydı bu ıssız karanlıkta ona eşlik edecek neyi kalırdı ki? Avizenin tozlu cam kenarından tutup son bir hamleyle patlayan ampülü kıymetli bir arkadaşının cenazesini taşırcasına, büyük bir tevazü içinde minnet duyarcasına ve son kez sessizce teşekkür ederek çıkarttı sonunda.
Pencerenin önündeki koltuğunda oturmuş sokağın tozuna bulanmış camından güneşi uğurlayan gökyüzünün yer yer kızıl karanlığını seyrediyordu. Dizlerinin üstüne örttüğü battaniyesini düzeltirken, battaniyenin ucuna kıvrılan yaşlı kedisini sevmek için uzanmak istedi. Oysa yıllar yaşlı bir ağacın kökleriyle toprağı kavradığı gibi kavramıştı onu sandalyesinde ve kıpırdamasına izin vermiyordu. Gene de köklerini topraktan sökercesine uzanmaya çalıştı, parmaklarının havayı yakaladığı o çaresizlik anını yaşlı kedi hissetmemişti. Önceleri sevindiğinde onunla sevinen üzüldüğünde onunla üzülen arkadaşı şimdi ünlü sanatçıların tablolarındaki soğuk pastel anılar gibi uyuyordu ayak ucunda. Yaşlı kedi sanki bir şeyleri hissetmeye geç kalmış gibiydi ya da yaşlı adam bir şeyleri sevmeye. Kafasını kaldırıp son bir kez yavaşça battaniyesini düzeltti. Kulağına sokakta oynayan çocukların sesi çalınıyordu uzaklardan, bakışlarını sokağa çevirdiğinde camdan yansıyan gözlerinin buğusu takıldı gözlerine. Elinin tersini tıpkı yaşlı ağaçların dallarının rüzgarda salınması gibi usulca götürdü gözlerine. Kuruyan bir toprakmış gibi duran elinin buruşmuş derisini canlandırmak için gözlerinden birkaç damla yaş düştü. Yaşlı adam kimsenin duymadığı, kimseyi rahatsız etmek istemediği kısa bir iç çekti, battaniyesinin ucundaki yaşlı kedi eski yılları anımsatarak döndü yattığı yerden.
Karanlığa teslim olan uzun sokakta sıra boyunca sokak lambaları yanıyordu. İlk taşındığı yıllar geldi aklına, komşuluğun ansızın çalınan bir kapıyla birlikte tatlı, uzun sohbetleri doğurduğu yıllar. Birçok dostu olmuştu bu sokakta. Gizli aşkları olmuştu. Sıcak yaz aylarının akşamında şu Çınar’ın dallarının altında kaybolup, kimseye görünmeden oturduğu saatler. Sırları olmuştu aynı Çınar’ın altında, kendinden dahi sakladığı sırları. Yıllar, önce aşklarını aldı yaşlı adamdan, Çınar’ın dalları artık başka taze aşıkları ağırlamaya başladı. Dostları gitti ardından tek tek ve perdelere yansıyan lambaların, sarı sıcak davetkar ışıkları yerini soğuk ve yalnız beyaz ışıklara bıraktı onlar taşınınca. Sonra bir gün ilk dostunu toprağa verdiğinde cenazelere gitmeme kararı aldı adam. Sanki o gitmezse kimse ölmeyecek gibi hissetmişti. Böylelikle edilememiş vedaları aldı yıllar ondan. Artık dostlarının hiçbiri hayatta değildi. Aşkları kafasını gökyüzüne çevirdiğinde orada gördüğü yıldızlara verdiği isimlerden ibaretti sadece. Şimdi karanlığın içinde baktığı bu sokakta belki de son kez gözlerini dinlendiriyordu yaşlı adam. Birçok samimi sohbetin olduğu o pencereler karanlıktı. Bazı pencerelerden yalnız insanların, yalnız olmadıklarına inandığı televizyon ışıltıları sızıyordu. Yaşlı Çınar’ın büyük gövdesine dayanmış bir sarhoş elindeki şişesiyle naralar atıyordu; ”Bütün bu dünya ölü kokuyor! Sen, sen, sen ve sen!” diyordu elindeki şişeyi boşluğa savurarak. ”Hiçbiriniz almıyorsunuz bu kokuyu! Bütün bu toprak, bu hava, bu ağaç ölü kokuyor!” diyordu. Devrilmesi an meselesiydi. Sonunda ”Ve bu kokuyu bastırmak için içebileceğim hiç kolonyam kalmadı!” diyebildi düşmeden önce. Yaşlı adam ona bir şeyler söylemek ister gibi kıpırdadı koltuğunda. Yaşlı Çınar sert bir rüzgarla dallarını savurdu ve o sırada istemsizce gözleri gökyüzüne kaydı yaşlı adamın, bütün gece ayak ucunda uyuyan yaşlı kedi ansızın zıpladı adamın kucağına. Adam en güzel yıldızda eritirken gözlerini birlikte usulca uykuya daldılar. Tıpkı ünlü sanatçıların tablolarındaki soğuk pastel anılar gibi.
-
“Gidersen kaybedersin” dedi yaşlarla dolmuş buğulu gözleriyle bakarken kapının eşiğindeki adama ve ekledi; “Hayatın alt üst olur.”
Adam duyduğu bu sözler karşısında sağ elinde tuttuğu tahta valizi bir anlığına bırakır gibi oldu. O bir anlık tereddüt ikisine de her şeyin daha farklı olabileceğini inandırmaya yetecekti belki de. Fakat yetmedi, şu ana kadar yaşanmış olan birçok anı gibi şu kısacık an da yetmemişti ve adam ayaklarının ucuna bakarken usulca cevap verdi kadına “Asıl kalırsam her şeyi kaybederim ve hatta daha da kötüsü, şayet kalırsam her şeyi kaybettiğimi sen de bilirsin.”
Ayrılırken elindeki valize sığdırdığı birkaç parça eşyası vardı hepi topu. Birkaç parça gömlek, pantolon, eşofman, çorap ve iç çamaşırı. Bunların yanında bir de gizli saklı birçok duyguyu sığdırmıştı sessizce valizine ve apartmanın sarmal merdivenlerinden inerken ayakkabılarının sessizliği yırtan yankısının yalnızlığında birçok duyguyu o valizden çıkartıp yaşayabilirdi; öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı, yas, nefret ve birçoğu daha. Fakat iç çamaşırlarını toplarken duyduğu utancın kendisini yakalamasını beklememişti hiç. Bazı duyguların böyle bir özelliği vardır işte hiç beklemediğimiz zamanlarda ve hiç beklemediğimiz sebeplerle çıkarlar ortaya. Utanmak da böyle hesapsızdır; bir hatadan, bir kazadan utanabilirsin hatta kendinin ya da bir başkasının patavatsızlığından da. Hissettiği bu hesapsız utançtan dolayı kızdı kendine ve adımlarını hızlandırdı merdivenlerden inerken. Adımlarını hızlandırdıkça duvarlardaki yankılar daha öfkeli bağırdı kendisine. Oysa utanmanın bu hesapsızlığıdır aslında aynı zamanda onu sinir bozucu yapan. Öte yandan bir de çaresizliği vardır utanmanın. Yabancılaştığına duyduğun yakınlığın çaresizliği. Ayağı takıldığı için merdivenlerden yuvarlanırken ve apartman boşluğunun küfür gibi çıkan ahenksiz yankılarına vücudunun mermerle buluştuğu anlar eşlik ederken adamın hissettiği işte bu çaresizliğin içindeki utanmaydı. Yabancılaştığından giderken yakınını da terk etmekten duyduğu çaresizliğin utancı. Savaş meydanından kaçan askerlerin kırık onuruyla ve giderken kaybetmenin çaresizliğiyle çıktı sokağa, dışarıda sürekli bir yerlere giden insanlar vardı.
Gittiğinde kapı aralık kaldı, her an gelebilme olasılığını umarcasına bekledi kadın bir müddet. Yabancı bir his değildi yaşadığı ve yıllardır bu tür umut aralıklarında nefes alan bir kadındı o. Dönmeyeceğini anladığında ise tuttuğu nefesini bırakarak kapıya yöneldi. Kendine dahi söyleyemedi ama kapıyı kapatırken usulca kapıda asılı kalan hayaletinin elinden aldı tahta valizi. Buyur edecek kimseyi bulamadığında da kendi kendini buyur etti salona. Kendi başına her zaman oturduğu koltuğa oturdu. Kendiliğini dinledi bir süre. Ağlayabilirdi, küfür edebilir ya da etrafı kırıp dökebilirdi fakat yapmadı. Yere düşürdüğü gözleri halının deseninde dolaştı bir süre. Labirentler hayal etti gözleriyle ve o labirentin koridorlarında kaçtı, koştu, düştü ve kalktı. Zaman zamanı kovalarken hayali labirentinin duvarları da bitti sonunda ve dolambaçlı duygularının kollarında kendinden kaçamayacağını anladığında bir damla yaş düştü kucağına. Kaçamadığı bütün anılar evin dört duvarı içine serpilmiş onu bekliyordu. Kalanın neler kaybettiğini onun gözüne sokmak istiyordu adeta her bir eşya. Çerçevede duran çekilmiş ilk fotoğraf, gözleri gülen iki insan şimdi ona bakıp bir daha bu şekilde gülemeyeceğini söylüyordu. Bir kupa, bir tablo ve birkaç süs eşyası zamanında ne kadar neşeli olduklarını fısıldıyorlardı birbirlerine hatta bir çekmecede kilitli kalmış kurumuş birkaç tutam çiçek bile boğuk boğuk çıkan sesleriyle kadının sonunun da kendileri gibi olacağını ilan ediyorlardı. Ne yapsa uzaklaşamıyordu içindeki acıdan. Kaybetmenin acısının kendini sürekli tekrar ettiği, korkunç bir senaryonun içine düşmüş gibiydi. Unutmasına fırsat verildiği her şey an be an kendisine hatırlatılıyordu. Hiç yorulmayan bir işkenceci tarafından işkenceye maruz kalmak gibi diye düşündü. Kaybetmenin en kötüsünün gidememek olduğunu hissetti. Kafasından geçen sesleri batırmak için televizyonu açtı. Koşan bir adam vardı ekranda, omuz üstü yakın çekimde aktarılmış. Kamera uzak çekime geçerken film kararmaya ve ”Ouroboros” yazısı ekranı kaplamaya başladı. İç geçirdi kadın, keşke senin gibi kaçabilseydim dedi.
Jean Paul Sartre ”Cehennem başkalarıdır” demişti. Komşumuzun bahçesindeki çimenler her zaman daha yeşildir. Bizim olmayan her zaman daha çekicidir. Gidene göre kalanlar şanslıdır kalanlara göre de gidenler. Fakat bazı savaşların kazananı yoktur ve kaybetmek günün sonunda her zaman neyin değerli olduğuyla ilgilidir. Verilen değer ise kendimizle…