“Gidersen kaybedersin” dedi yaşlarla dolmuş buğulu gözleriyle bakarken kapının eşiğindeki adama ve ekledi; “Hayatın alt üst olur.”
Adam duyduğu bu sözler karşısında sağ elinde tuttuğu tahta valizi bir anlığına bırakır gibi oldu. O bir anlık tereddüt ikisine de her şeyin daha farklı olabileceğini inandırmaya yetecekti belki de. Fakat yetmedi, şu ana kadar yaşanmış olan birçok anı gibi şu kısacık an da yetmemişti ve adam ayaklarının ucuna bakarken usulca cevap verdi kadına “Asıl kalırsam her şeyi kaybederim ve hatta daha da kötüsü, şayet kalırsam her şeyi kaybettiğimi sen de bilirsin.”
Ayrılırken elindeki valize sığdırdığı birkaç parça eşyası vardı hepi topu. Birkaç parça gömlek, pantolon, eşofman, çorap ve iç çamaşırı. Bunların yanında bir de gizli saklı birçok duyguyu sığdırmıştı sessizce valizine ve apartmanın sarmal merdivenlerinden inerken ayakkabılarının sessizliği yırtan yankısının yalnızlığında birçok duyguyu o valizden çıkartıp yaşayabilirdi; öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı, yas, nefret ve birçoğu daha. Fakat iç çamaşırlarını toplarken duyduğu utancın kendisini yakalamasını beklememişti hiç. Bazı duyguların böyle bir özelliği vardır işte hiç beklemediğimiz zamanlarda ve hiç beklemediğimiz sebeplerle çıkarlar ortaya. Utanmak da böyle hesapsızdır; bir hatadan, bir kazadan utanabilirsin hatta kendinin ya da bir başkasının patavatsızlığından da. Hissettiği bu hesapsız utançtan dolayı kızdı kendine ve adımlarını hızlandırdı merdivenlerden inerken. Adımlarını hızlandırdıkça duvarlardaki yankılar daha öfkeli bağırdı kendisine. Oysa utanmanın bu hesapsızlığıdır aslında aynı zamanda onu sinir bozucu yapan. Öte yandan bir de çaresizliği vardır utanmanın. Yabancılaştığına duyduğun yakınlığın çaresizliği. Ayağı takıldığı için merdivenlerden yuvarlanırken ve apartman boşluğunun küfür gibi çıkan ahenksiz yankılarına vücudunun mermerle buluştuğu anlar eşlik ederken adamın hissettiği işte bu çaresizliğin içindeki utanmaydı. Yabancılaştığından giderken yakınını da terk etmekten duyduğu çaresizliğin utancı. Savaş meydanından kaçan askerlerin kırık onuruyla ve giderken kaybetmenin çaresizliğiyle çıktı sokağa, dışarıda sürekli bir yerlere giden insanlar vardı.
Gittiğinde kapı aralık kaldı, her an gelebilme olasılığını umarcasına bekledi kadın bir müddet. Yabancı bir his değildi yaşadığı ve yıllardır bu tür umut aralıklarında nefes alan bir kadındı o. Dönmeyeceğini anladığında ise tuttuğu nefesini bırakarak kapıya yöneldi. Kendine dahi söyleyemedi ama kapıyı kapatırken usulca kapıda asılı kalan hayaletinin elinden aldı tahta valizi. Buyur edecek kimseyi bulamadığında da kendi kendini buyur etti salona. Kendi başına her zaman oturduğu koltuğa oturdu. Kendiliğini dinledi bir süre. Ağlayabilirdi, küfür edebilir ya da etrafı kırıp dökebilirdi fakat yapmadı. Yere düşürdüğü gözleri halının deseninde dolaştı bir süre. Labirentler hayal etti gözleriyle ve o labirentin koridorlarında kaçtı, koştu, düştü ve kalktı. Zaman zamanı kovalarken hayali labirentinin duvarları da bitti sonunda ve dolambaçlı duygularının kollarında kendinden kaçamayacağını anladığında bir damla yaş düştü kucağına. Kaçamadığı bütün anılar evin dört duvarı içine serpilmiş onu bekliyordu. Kalanın neler kaybettiğini onun gözüne sokmak istiyordu adeta her bir eşya. Çerçevede duran çekilmiş ilk fotoğraf, gözleri gülen iki insan şimdi ona bakıp bir daha bu şekilde gülemeyeceğini söylüyordu. Bir kupa, bir tablo ve birkaç süs eşyası zamanında ne kadar neşeli olduklarını fısıldıyorlardı birbirlerine hatta bir çekmecede kilitli kalmış kurumuş birkaç tutam çiçek bile boğuk boğuk çıkan sesleriyle kadının sonunun da kendileri gibi olacağını ilan ediyorlardı. Ne yapsa uzaklaşamıyordu içindeki acıdan. Kaybetmenin acısının kendini sürekli tekrar ettiği, korkunç bir senaryonun içine düşmüş gibiydi. Unutmasına fırsat verildiği her şey an be an kendisine hatırlatılıyordu. Hiç yorulmayan bir işkenceci tarafından işkenceye maruz kalmak gibi diye düşündü. Kaybetmenin en kötüsünün gidememek olduğunu hissetti. Kafasından geçen sesleri batırmak için televizyonu açtı. Koşan bir adam vardı ekranda, omuz üstü yakın çekimde aktarılmış. Kamera uzak çekime geçerken film kararmaya ve ”Ouroboros” yazısı ekranı kaplamaya başladı. İç geçirdi kadın, keşke senin gibi kaçabilseydim dedi.
Jean Paul Sartre ”Cehennem başkalarıdır” demişti. Komşumuzun bahçesindeki çimenler her zaman daha yeşildir. Bizim olmayan her zaman daha çekicidir. Gidene göre kalanlar şanslıdır kalanlara göre de gidenler. Fakat bazı savaşların kazananı yoktur ve kaybetmek günün sonunda her zaman neyin değerli olduğuyla ilgilidir. Verilen değer ise kendimizle…