Sessiz bir geceydi. Gökyüzü bulutsuz, açık ve rüzgarsızdı. Üç şeritli bir yolun ortasındaydım. Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemine sahip yıldızlar takıldı gözüme. Bir müddet etrafıma bakındım, ortalıkta kimse yoktu ve hiç araba geçmiyordu. Sessiz bir geceydi. Peşine takılabileceğim biri ya da beni arabasında misafir edebilecek kimse olmadığı için bir süre nereye gideceğime karar veremedim. Sonunda hiçbir fikrimin olmadığı bir istikamet seçerek yürümeye başladım. Hiçbir fikrimin olmadığı diğer seçeneği terk ederek.
   Gökyüzü bulutsuz, açık ve rüzgarsızdı. Yürürken etrafımdan kayıp giden, gökyüzünün delirttiği bipolar ağaç siluetleri düşüyordu yola. Rüzgarsız bir havada asabiyetle dallarını savuruyorlardı. Kulağıma hiç ses gelmiyordu ama bir şeyler anlatmak ister gibiydiler. Şeritleri aydınlatan lambaların sarı ışıkları altında adımlarımı sıklaştırdım. Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum nefesim hiç darlaşmamış, bacaklarım hiç yorulmamıştı. Kısa bir süreliğine durakladım. Sessiz bir geceydi. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemine sahip yıldızlar takıldı gözüme. Daha önce de burada bulunduğuma dair emin olamadığım bir his hücum etti içime, üşümüyordum ama istemsizce titremeye başladım.
   Üç şeritli bir yolun ortasındaydım. Şeritleri aydınlatan sarı lambaların altında titremelerime engel olmaya çalışıyordum. Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Cebimdeki sigaraya uzandığımda tepemdeki lambanın aydınlattığı yerdeki izmarit takıldı gözüme. Anlam veremediğim bir rahatsızlık duyuyordum bundan. Sanki daha önceden sebebini biliyordum ama şimdi ne kadar uğraşsam da tekrardan hatırlayamayacağım bir anı gibiydi. Sigaramı yaktım ve göğsüme sıkışan dumanla birlikte bu rahatsızlıktan kurtulmak isteyen dayanılmaz bir dürtüyle ileri doğru atılıp yürümeye başladım. Yürüdükçe her şey tanıdık geliyor ve aynı zamanda da yabancılaşıyordu bana. Neyi hatırlayıp neyi unuttuğumu kestiremez olmuştum bir süre sonra. Neden yürüdüğümü bilmiyordum. Nerede olduğumu. Nasıl geldiğimi ve daha önemlisi nasıl ve nereye gideceğimi bilmiyordum. Bütün bu sorular beni olduğum yere tekrardan çivilemişti. Elimdeki bitmek üzere olan sigarayı yere atıp kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemi çeken yıldızlar takıldı gözüme. Hiç hareket etmeden benimle aynı yolu kat etmiş olan, hiç uyumayan, yorgun ama yürümeye devam eden yıldızlar.
   Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Arkamı döndüm ve geldiğim noktaya bakıp ne kadar yol kat ettiğimi düşündüm bir müddet. Ortalıkta kimse yoktu ve hiç araba geçmiyordu. Daha önce görmüş olduğum bir rüyanın tekrarını yaşıyor gibiydim. Bulunduğum yer, gökyüzündeki yıldızlar, çevremdeki ağaçlar ve yerdeki izmarit hepsi tanıdık gibiydi ama nereden tanıdığımı hatırlayamıyordum bir türlü. Tüm bunları düşünürken sert bir rüzgar çarptı yüzüme. Rüzgarın şiddeti o kadar artmıştı ki karşı koymak bir müddet sonra imkansız bir hale gelmişti. Bu dayanılmaz hissiyatla birlikte rüzgarı arkama alarak koşmaya başladım. Koşarken etrafımdan kayıp giden, gökyüzünün delirttiği bipolar ağaç siluetleri düşüyordu yola. Asabiyetle dallarını savuruyorlardı. Kulağıma rüzgarın ağaçlardan taşıdığı sesler geliyordu, anlam veremiyordum ama bir şeyler anlatmak ister gibiydiler. Uzun bir süre bu şekilde koştum, koştum ve koştum. Hiç yorulmamıştım, bacaklarım bütün istemiyle gergin vücudumu her seferinde bir adım daha ileri taşımak için hazırdı. Fakat ben koştukça yol aynı şekilde uzayıp gidiyordu. Bu durum bir süre sonra beni tarifsiz bir umutsuzluğa sürükledi. Peşimdeki rüzgarın içinde pes ederek durdum. Durduğum anda ise nefesim kesilmişti çok yorulmuştum, bir kabustan uyanmış gibi ter içindeydim. Ellerimi diz kapaklarıma dayayarak soluklanmaya başladım. O sırada tepemdeki lambanın aydınlattığı yerdeki izmarit takıldı gözüme. Anlam veremediğim bir rahatsızlık duyuyordum bundan. Sanki daha önceden sebebini biliyordum ama şimdi ne kadar uğraşsam da tekrardan hatırlayamayacağım bir anı gibiydi. Bütün bu düşünceler bir arada olsa bir anlam çıkarabilecektim belki ama sürekli rüzgara kapılmışçasına savruluyor gibiydiler kafamın içinde.
   Tepemdeki lambanın bir anda karanlığa gömülmesiyle beni içine çeken bu düşüncelerden sıyrılabildim ancak. Kafamı kaldırdım, rüzgar tüm şiddeti ile esmeye devam ediyordu. Patlayan lambanın karanlığından kurtulmak için bir adım ileri attım, bir adım ve bir adım daha. Başka bir ışığın altına geçebilmiştim artık ve kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemi çeken yıldızlar takıldı gözüme. Son bir kez daha geldiğim yöne döndüm. Rüzgar hiddetli bir şekilde suratımı tokatlıyordu. Ağaçlar asabiyetle dallarını savuruyordu. Kulağıma rüzgarın ağaçlardan taşıdığı sesler geliyordu, anlam veremiyordum ama bir şeyler anlatmak ister gibiydiler. Uzakta çok uzakta hayalle karışık bir kurt gördüğüme yemin edebilirdim. Beyaz tüyleri olan gözleri çok tanıdık bir kurt. Benim onu gördüğümü farketmiş olmalıydı ağzı anlamsızca açılıp kapanıyor bir ileri bir geri hareket ediyordu. O anda omzumda hissettiğim soğuk bir hisle irkilerek koştuğum istikamete geri döndüm. Üç şeritli bir yolun ortasındaydım. Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Daha önce görmüş olduğum bir rüyanın tekrarını yaşıyor gibiydim. Bulunduğum yer, gökyüzündeki yıldızlar, çevremdeki ağaçlar ve biraz önce yanından geçtiğim patlayan lambanın altındaki izmarit. Hepsi tanıdık gibiydi fakat farklı olan bir şey de vardı, uzakta çok uzakta yolun ortasında çok zor seçilen büyük bir Çınar vardı. Diğer ağaçlar gibi değildi, şiddetli rüzgarın ortasında usulca salınıyordu. İçimi huzurla dolduran bu deliliğe doğru çılgınca koşmaya başladım bir amok koşucusu gibi bütün bilincimden varlığımdam sıyrılarak koştum, koştum ve koştum.
   Saatler süren koşturmanın ardından Çınar hala ulaşılamayacak kadar uzaktaydı. Ruh halim çoktan delilik sınırını aşmıştı. Koşarken artık ayaklarımın yere değip değmediğinin ayırdını yapamıyordum. Gökyüzü bulutlarla kaplanmış, yağmurlu ve sert rüzgara sahipti. Gökyüzünden yağan yağmur koşarken boşanan terime karışıp yerde küçük su gölleri oluşturuyordu. Bu koşu esnasında gözüm patlayan bir sokak lambasına takıldı içimdeki tarif edilemez korkuyla vücudum sendeleyerek asfalta savrulacak gibi oldu. Durmamıştım koşmaya devam ettim ve patlayan sokak lambasının altındaki iki izmaritin yanından hızlıca gözlerimi kapatarak geçtim. Canım acımıyordu koşarken ama gözlerimdeki yaşlar hiçbir engel tanımadan yağan yağmurun sağanağına çoktan karışmıştı.  Buna engel olabilmek için kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemi çeken yıldızlar takıldı gözüme. Kendi aralarında konuşuyor gibiydiler yorgun bir şekilde bana eşlik ederken, utanmaya başlamıştım. İnsan yıldızlardan nasıl kaçabilirdi ki? Bu utanç o kadar ağırlaşmıştı ki kafamı tekrar önüme eğmiştim. Rüzgar koşmamın ne kadar saçma olduğunu söyleyen bipolar ağaçların cümlelerini taşıyordu kulağıma. Tüm bunlar aynı zaman diliminde olurken patlayan bir lambanın altından utanma, korku ve ümitsizlik duygularının karmaşası ile geçtim, yerde üç adet izmarit gözüme çarptı. Gözlerimi kapattım, ağzımdan tükürükler saçarak ağlayarak ve canım yanarak koşuyordum. Koştum koştum ve koştum ta ki ilk defasında beni irkilten o soğuk hisle gözlerimi açana kadar.
   Gözlerimi açtığımda devasa bir Çınar karşımda duruyordu ona zamanın çok kısa bir bölümünde bakabilmiştim sadece ve o kısacık süre zarfında henüz bu dünyadan olmayan sessizliğin, yalnızlığın ve hissizliğin bir karışımı dolmuştu içime. Durmak için kendimi zorlamıştım ama vücudumun hakimiyetini sanki çok uzun yıllar önce kaybetmiş gibiydim. İstemsizce tüm gücümle koşmaya devam ediyordum. Çınarın altına gelip kafamı gökyüzüne çevirdiğimde tüm yıldızlar uykuya dalmış gibiydi. Gökyüzü karanlık ve bomboştu. Rüzgarın dindiği bir anda sessizliğin, yalnızlığın ve hissizliğin bir karışımı dolmuştu içime. İşte o muazzam anda ayağım Çınar’ın dışarda kalan köklerine takıldı. İleriye doğru savrulurken bedenim her şey tanıdık geliyor ve aynı zamanda da yabancılaşıyordu bana. Neyi hatırlayıp neyi unuttuğumu kestiremez olmuştum bir süre sonra. O savrulma anı sonsuz bir yaşamın sadece küçük bir parçası gibi uzun ve tarifsiz gelmişti. Vücudumun asfalt ile buluştuğu anda ise neyi hatırlayıp neyi unuttuğumu kestiremez olmuştum sanki dört ayağım varmış ve üstüne düşmüş gibiydim. Neden buraya kadar koştuğumu bilmiyordum. Nerede olduğumu. Nasıl geldiğimi ve daha önemlisi nasıl ve nereye gideceğimi bilmiyordum. Bütün bu sorular beni olduğum yere dört ayağımın üzerine tekrardan çivilemişti.
Sessiz bir geceydi. Gökyüzü bulutlu, yağmurlu ve rüzgarlıydı. Üç şeritli bir yolun ortasındaydım. Yol göz alabildiğince iki yöne de uzayıp gidiyordu. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde uykusuzluk problemine sahip yıldızlar takıldı gözüme. Bir müddet etrafıma bakındım, ortalıkta kimse yoktu ve hiç araba geçmiyordu. Sessiz bir geceydi. Peşine takılabileceğim biri ya da beni arabasında misafir edebilecek kimse olmadığı için bir süre nereye gideceğime karar veremedim. Sonunda hiçbir fikrimin olmadığı bir istikamet seçerek yürümeye başladım. Hiçbir fikrimin olmadığı diğer seçeneği terk ederek.
Uzun bir müddet salınarak yürüdüm ayağa kalkmamıştım hala ama bu ilginç bir şekilde hiç rahatsız etmiyordu beni aksine çok doğal hissettiriyordu. Bir müddet sonra tepemdeki lambanın aydınlattığı izmarit takıldı gözüme. Daha önce görmüş olduğum bir rüyanın tekrarını yaşıyor gibiydim. Bulunduğum yer, gökyüzündeki yıldızlar, çevremdeki ağaçlar ve yerdeki izmarit hepsi tanıdık gibiydi ama nereden tanıdığımı hatırlayamıyordum bir türlü. İzmaritin süzüldüğü su birikintisinde bir anlığına kendimi görür gibi oldum. Yüzüm beyaz, uzun tüylerle kaplıydı, ağzım bir köpeğin ağzı gibi ileri çıkmıştı, gözlerim çok tanıdıktı ama gözlerimin tepesindeki bu iki sivri kulak nasıl benim olabilirdi ki? Daha önce hissetmediğim korkuyla karışık anlam veremediğim bir rahatsızlık duyuyordum bundan. Sanki daha önceden sebebini biliyordum ama şimdi ne kadar uğraşsam da tekrardan hatırlayamayacağım bir anı gibiydi her şey. Bütün bu düşünceler bir arada olsa bir anlam çıkarabilecektim belki ama sürekli rüzgara kapılmışçasına savruluyor gibiydiler kafamın içinde. O anda uzakta çok uzakta hayalle karışık bir insan gördüğüme yemin edebilirdim. Yorulmuştu muhtemelen ellerini dizine koymuştu ve bir şeylere anlam vermeye çalışıyor gibiydi. İçimden sadece ona seslenmek istedim koşmasının bir işe yaramayacağını söylemek istedim. Tepesindeki sokak lambasının patlamasıyla bir anda irkilerek doğruldu beni görmüyordu ve bir sonraki lambanın altına gidene kadar ilerlerdi. Kafasını yukarı kaldırdı, bir müddet gökyüzüne baktı ve sonunda ona seslenmemi duymuş olmalı ki birden bana doğru döndü. Gözleri o kadar tanıdıktı ki. Gözlerine baktıkça ona bütün bu yaşananların aslında kendisiyle ilgili olmadığını koşmasının ya da durmasının bir şeyleri değiştirmeyeceğini söylemek geldi içimden. Fakat anlamsızca bana bakmaya devam etti beni anlamıyor gibiydi. O anda fark ettim ki ”Hayat asla sergilenemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibaretti.” O da bunu farketmiş olacak ki arkasını dönüp tüm gücüyle koşmaya başladı.


Yorum bırakın