Paslı ve yıllanmış merdivenine usulca tırmanırken bacakları yorgun vücudunu zar zor taşıyordu. Titreyen bacaklarına destek olmak adına ellerini merdivenin bir üst basamağına koyup dengede durmaya çalışıyor öte yandan hedefine kenetlenmiş yaşlı bir kurt gibi bir adım atıp duruyor sonra bir adım ve bir adım daha atıyordu. Dışardan topallayan bir avcı gibi görünüyordu bu haliyle, bir zamanların en tehlikeli canlısı sanki kimseye yük olmadan gökyüzüne yükselmeye çalışıyordu. Tepeye ulaştığında, belini düzleştirdi, düzleştirebildiği kadar düzleştirdi, kafasını kaldırıp tozlu avizesine bir göz gezdirdi, dağın zirvesindeki bir insanın günün batışını izlemesi gibi baktı ona bir müddet. Yaşlı kartalların ölmeden önce bir uçurumun kenarında son kez bulutları izlediği gibi baktı. Buruşmuş elini usulca avizeye uzattı. Elleri içi kararmış ampülün etrafını sardığında yılların ona miras bıraktığı o zamansız titreyişler birden son bulmuştu. Yavaşça ve büyük bir ihtiyatla ampülü yerinden söküyordu. Her gece anılarının bir parçasına eşlik etmişti o ampül ki artık bu yük ona fazla gelmişti, değiştirilmesi gerekiyordu. Çünkü gecelerini aydınlatan bir ışığı olmasaydı bu ıssız karanlıkta ona eşlik edecek neyi kalırdı ki? Avizenin tozlu cam kenarından tutup son bir hamleyle patlayan ampülü kıymetli bir arkadaşının cenazesini taşırcasına, büyük bir tevazü içinde minnet duyarcasına ve son kez sessizce teşekkür ederek çıkarttı sonunda.
Pencerenin önündeki koltuğunda oturmuş sokağın tozuna bulanmış camından güneşi uğurlayan gökyüzünün yer yer kızıl karanlığını seyrediyordu. Dizlerinin üstüne örttüğü battaniyesini düzeltirken, battaniyenin ucuna kıvrılan yaşlı kedisini sevmek için uzanmak istedi. Oysa yıllar yaşlı bir ağacın kökleriyle toprağı kavradığı gibi kavramıştı onu sandalyesinde ve kıpırdamasına izin vermiyordu. Gene de köklerini topraktan sökercesine uzanmaya çalıştı, parmaklarının havayı yakaladığı o çaresizlik anını yaşlı kedi hissetmemişti. Önceleri sevindiğinde onunla sevinen üzüldüğünde onunla üzülen arkadaşı şimdi ünlü sanatçıların tablolarındaki soğuk pastel anılar gibi uyuyordu ayak ucunda. Yaşlı kedi sanki bir şeyleri hissetmeye geç kalmış gibiydi ya da yaşlı adam bir şeyleri sevmeye. Kafasını kaldırıp son bir kez yavaşça battaniyesini düzeltti. Kulağına sokakta oynayan çocukların sesi çalınıyordu uzaklardan, bakışlarını sokağa çevirdiğinde camdan yansıyan gözlerinin buğusu takıldı gözlerine. Elinin tersini tıpkı yaşlı ağaçların dallarının rüzgarda salınması gibi usulca götürdü gözlerine. Kuruyan bir toprakmış gibi duran elinin buruşmuş derisini canlandırmak için gözlerinden birkaç damla yaş düştü. Yaşlı adam kimsenin duymadığı, kimseyi rahatsız etmek istemediği kısa bir iç çekti, battaniyesinin ucundaki yaşlı kedi eski yılları anımsatarak döndü yattığı yerden.
Karanlığa teslim olan uzun sokakta sıra boyunca sokak lambaları yanıyordu. İlk taşındığı yıllar geldi aklına, komşuluğun ansızın çalınan bir kapıyla birlikte tatlı, uzun sohbetleri doğurduğu yıllar. Birçok dostu olmuştu bu sokakta. Gizli aşkları olmuştu. Sıcak yaz aylarının akşamında şu Çınar’ın dallarının altında kaybolup, kimseye görünmeden oturduğu saatler. Sırları olmuştu aynı Çınar’ın altında, kendinden dahi sakladığı sırları. Yıllar, önce aşklarını aldı yaşlı adamdan, Çınar’ın dalları artık başka taze aşıkları ağırlamaya başladı. Dostları gitti ardından tek tek ve perdelere yansıyan lambaların, sarı sıcak davetkar ışıkları yerini soğuk ve yalnız beyaz ışıklara bıraktı onlar taşınınca. Sonra bir gün ilk dostunu toprağa verdiğinde cenazelere gitmeme kararı aldı adam. Sanki o gitmezse kimse ölmeyecek gibi hissetmişti. Böylelikle edilememiş vedaları aldı yıllar ondan. Artık dostlarının hiçbiri hayatta değildi. Aşkları kafasını gökyüzüne çevirdiğinde orada gördüğü yıldızlara verdiği isimlerden ibaretti sadece. Şimdi karanlığın içinde baktığı bu sokakta belki de son kez gözlerini dinlendiriyordu yaşlı adam. Birçok samimi sohbetin olduğu o pencereler karanlıktı. Bazı pencerelerden yalnız insanların, yalnız olmadıklarına inandığı televizyon ışıltıları sızıyordu. Yaşlı Çınar’ın büyük gövdesine dayanmış bir sarhoş elindeki şişesiyle naralar atıyordu; ”Bütün bu dünya ölü kokuyor! Sen, sen, sen ve sen!” diyordu elindeki şişeyi boşluğa savurarak. ”Hiçbiriniz almıyorsunuz bu kokuyu! Bütün bu toprak, bu hava, bu ağaç ölü kokuyor!” diyordu. Devrilmesi an meselesiydi. Sonunda ”Ve bu kokuyu bastırmak için içebileceğim hiç kolonyam kalmadı!” diyebildi düşmeden önce. Yaşlı adam ona bir şeyler söylemek ister gibi kıpırdadı koltuğunda. Yaşlı Çınar sert bir rüzgarla dallarını savurdu ve o sırada istemsizce gözleri gökyüzüne kaydı yaşlı adamın, bütün gece ayak ucunda uyuyan yaşlı kedi ansızın zıpladı adamın kucağına. Adam en güzel yıldızda eritirken gözlerini birlikte usulca uykuya daldılar. Tıpkı ünlü sanatçıların tablolarındaki soğuk pastel anılar gibi.